|
Bizim
basın belki her zaman ilkeli değildi, ancak son dönemlerde işlerin iyice
zıvanadan çıktığına da hiç kuşku yok. Ticari televizyonların devreye girmesinden
ve basının ‘medya’ adını almasından beri sorunlar biraz daha büyüdü. Eğlence
kabilinden izlenen haber programlarıyla, hiçbir sınır tanımadan dağıtılan
hediyelere rağmen satmayan gazeteler yüzünden gazetecilik mesleği de yara
alıyor. Herbiri diğerinin ürettiği yanlışı tekrarlaya tekrarlaya ünlenen,
en küfürbazı en fazla revaçta olan yazarlar da bize mahsus bir görüntü.
Bizim buralarda utanılacak bir meslek gazetecilik.
Bu durum ne zaman başladı?
Bir görüşe göre, ki bu görüşün sahipleri arasında bayağı
kıdemli meslektaşlarımız da var, Türk basını başlangıçta yanlış temeller
üzerine oturdu. Yabancı ülkelerden devşirdiği yardımı veya kise-i hümayundan
beslenmeyi gönlüne yediren ilk gazeteciden beri, iktidar-gazeteci ilişkileri
sorunlu bizde. Bu görüşe inanırsanız, bir çok gazetenin kuruluş sermayesi
gölgeli; örtülü ödenekten veya yabancı destekçilerden alınan paralarla
girişilen yayın faaliyetinin düzgün olması beklenmemeli.
Bir diğer görüş ise, mesleğin, özellikle 12 Eylül sonrasının
‘köşe dönme’ felsefesiyle birlikte hızlı bir dönüşümü yaşamaya başladığıdır.
Evvelce bol para yalnızca patronların kasasına girer ve gazeteci milleti
simit-peynire talim ederken de emir demiri kesiyordu belki; ancak son model
otomobil kullanan, Boğaz’a nazır villalarda oturan yeni gazeteci tipinin
ortaya çıkması, bu meslek erbabına, iktidara bakarak duruş almayı da zorunlu
kıldı. Bu görüş sahiplerine göre “Gelene ağam, gidene paşam” diyen, ancak
omiriliksiz hale geldiğini asla fark etmeyen gazeteciler, uzun yılların
değil, en fazla son 15 yılın eseri.
Hangi görüşe meylederseniz edin gerçek değişmiyor: Bugünün
gazetecisi, en yakın çevresi tarafından bile ciddiye alınmayan, attığı
manşetin, yazdığı yazının ardında kirli hesaplar yattığına inanılan bir
insandır. Okurun gözünde, takım tutar gibi politikacı tutan, gözden düşenle
birlikte taraf değiştiren, bundan da hiç utanmayan bir garip mahluk bugünün
Türk gazetecisi. Kısa süre önce ak dediğine bugün kara demekten çekinmeyen,
fikirlerinin üzerine oturduğu bir temel felsefesi olmadığı, kendini yetiştirmek,
doğruların peşinde olmak gibi bir derdi bulunmadığı için hep yanılan ve
yanıltan biri... Herhangi bir gazetenin veya herhangi bir çok bilmiş yazarın,
Abdullah Öcalan’ı Şam’dan çıkartıp Roma’ya zoraki ikamete götüren bunalımın
başından beri yazdıklarını gözünüzün önüne getirin, ne demek istediğimi
hemen anlayacaksınız.
Böyle
bir olumsuzluklar denizi ortasında, küçücük adacıklar gibi duran, yaptığı
işin ve meslek misyonunun ciddiyetine vakıf gazeteciler de var elbette.
Akıntıya karşı kürek çekmenin zorluğunu hergün yaşamayı göze alabilen,
yazdığının hesabını önce kendi vicdanına, sonra okuruna, daha sonra da
geleceğin tarihçisine verebilecek durumdaki bu meslek delileri, uzun bir
maratonu yalnız başlarına koştuklarının farkındalar. Makbul olanın zor
zamanda konuşmak olduğunu, çarmıha gerilmeye razı olmadan doğruların yazılamayacağını
bilen yürekli fikir işçileridir bunlar. Onlar, Sisyphos efsanesinde olduğu
gibi, kendi hacminin çok ötesinde devasa bir taşı, tepeye varır varmaz
taşın aşağıya yuvarlanacağını ve ertesi gün yeniden aynı çabayı göstermek
zorunda kalacağını bile bile, hergün dağın tepesine kadar çıkartmakla görevli
tüketici bir mesleğin sahipleridir. Gazetecilik mesleğinin hala ayakta
kalmış itibarını, sayıları belki az olmayan, ancak görünür temsilcileri
nesli tükenmeye yüz tutmuş kelaynak kuşlarından farksız bu insanlara borçluyuz.
İnsanlar için en değerli öğretmen bir yakınının kaybı oluyor.
İslam Peygamberi, nasihat etmesini kendisinden bekleyen yakını Hz. Ömer’e,
bu sebeple, “Sana nasihat olarak ölüm yeter” dememiş miydi? Onuruna, onuru
kadar da mesleğinin itibarına düşkün bir yazı erini kaybetmek, nicedir
ihmal ettiğimiz özeleştiri için iyi bir vesile teşkil ediyor.
Kaybettiğimiz Hürriyet yazarı Yavuz Gökmen, benim için bir
sadece meslektaş, her hafta aynı televizyon programına beraber çıkmaktan
haz duyduğum bir dost olmaktan çok öte bir şeydi. Herkesin kıyamet günü
telaşı içerisinde koşuşturduğu medya denilen insafsız çölün tam ortasında
soylu sükunetini koruyan bir vahaydı o. Herkes dağın tepesine günde bir
taş taşırken, o bazen birden fazla taş taşıtıldığında bile isyan etmez,
yükünü daha bir gururla omuzlardı. Herbirimiz, gerektiğinde, hiç değilse
kendi gazetemiz ve televizyon kanalımız tarafından korunacağımızı biliriz;
Yavuz Gökmen böyle bir zırhtan yoksundu; çekememezlik, doğrulara tahammülsüzlük,
çirkini güzel diye yutturma kolaycılığı yüzünden bazen kendi gazetesi içinden
bile saldırılara maruz kaldığı oldu. Yılmadı, kalemini bükmedi, güce yaltaklık
etmedi. Hep bildiği doğruları yazdı, içindeki o tükenmeyen umudu bıkıp
usanmadan terennüm etti. Bu meziyetiyle, meziyeti az medyamızın, müstesna
kişilerinden biri oldu.
Yavuz gibi insanların gidişi boşlukta daha fazla hissedilir.
Kasvetin üzerimize daha ilk günden çökmesi bu yüzden.
|