Fehmi Koru
Doğal hükümet yerine
Biz, “Türkiye’de hiçbir iş önceden planlanarak olmaz” demeye alışmışken, son zamanlarda bu klasik   yakınmayı ortadan kaldıran gelişmelerle karşılaşmaya  başladık. Erken seçim kararı bir yıl önceden alınır mı?   Bizde Meclis, “Seçim erken yapılsın” iradesini, seçim  için tespit ettiği tarihten yaklaşık bir yıl önce karara  dönüştürdü. Bugün gensoruyla düşürülen 55.  Hükümetin akıbeti de, neredeyse bir ay öncesinden belli  olmuştu. Sevinelim mi üzülelim mi, bilemem, ama son  zamanlardaki siyasi gelişmeler, önce “Geliyorum” diyor   ve geliyor.
  Aslında gensoruyla düşürülen hükümetin yerini alacak  olanın hangi partilerden oluşacağını kestirmek o kadar  zor değil. Buna rağmen kafalar karışıyor ve bin bir çeşit  koalisyon hesapları yapılıyorsa, bunda kabahat, siyasi  düzeni karmaşa içinde görmeye alışmış eski düşünce   tarzının... Türkiye’de şartların, yaz sonundan buyana  ciddi biçimde değiştiğini, köprülerin altından çok sular aktığını ve 28 Şubat sürecinin tarihe karışmak üzere  olduğunu pek az kimse anlayabilmişse, ben ne  yapayım?
  Bugünkü sorunların temelinde, 25 Aralık 1995 tarihinde  yapılan son genel seçimlerin sonuçlarına gösterilen  tepki yatıyor. O seçimden Refah Partisi en çok  milletvekiliyle çıktı, onu DYP ve ANAP izledi. Meclis’te  temsil başarısı gösteren iki sol parti (DSP ve CHP) ise  ilk sıraları işgal eden üç sağ partinin arkasında yer aldı.  Başka herhangi bir demokratik ülkede, oyların böylesine  dağıldığı bir ortamda, hükümet ve muhalefet derhal  ayrışırdı. Hükümeti, kendi partisi yanında DYP ve  ANAP’tan alacağı bakanlarla RP’nin lideri kurardı.
  Parlamento içindeki dengeler, demokrasilerin mantığına  uygun oluşur ve sağ partiler hükümette yer alıp ülkeyi  yönetirken, sol partiler de demokrasinin olmazsa olmaz  görevi olan muhalefeti üstlenirdi.
 Ancak bizde işler böyle olmuyor. Seçim öncesinde  başlayan Refah’ı siyaseten iktidarsız bırakmayı  amaçlayan suçlayıcı kampanyalar, seçim sonrasına da  taşındı ve ortam kilitleniverdi. Ülkede kökleri Cumhuriyet  öncesine dayanan parlamentarizmi sakatlayacak  gelişmeler yaşanmaya başlandı. İhtirasları akıllarından  çok ilerde politikacıların sürüklemesiyle 28 Şubat’a  gelindi. Parlamentoda bütün kartlar karıştı, milletvekilleri  köşe-kapmaca oynamaya başladılar, gelenekler  bozuldu. Genel seçimde sandıktan üçüncü çıkan  partinin lideri başbakanlık koltuğuna oturdu; Meclis  başkanı, bütün teamüller çiğnenerek, beşinci gelen
  partiden seçildi. Aynı dönem içinde, seçimden birinci  çıkmış partinin kapatılması, bazı milletvekillerinin siyasi  hayatlarının sona erdirilmesi, belediye başkanlarının  görev sürelerini tamamlayamadan siyasi yasaklı hale  gelmeleri de, bize özgü garip siyaset anlayışının  cilveleridir. Küçük çıkarları için sistemi zorlayarak,  siyaset dışı odakların siyaset üzerinde etkin olmalarını  sağlayanlar da, ne yazık ki, yine siyaset esnafıdır.
 Sonuç, bugün karşı karşıya bulunduğumuz anlamsız  tıkanıklıktır. Bu tıkanıklığın sebebi de, hiç kuşkunuz  olmasın, bugünkü tıkanıklıktan en fazla yakınan  siyasilerdir.
Düşenin yerini alacak yeni hükümetin oluşumuyla ilgili  olarak etrafta dolaşan senaryolar, bazılarının, son dört  yılda olup- bitenlerden gerekli sonuçları  çıkartamadıklarını gösteriyor. Hala siyasetin doğallığı  dışında çözümler peşinde koşuluyor. Öyle olmasaydı,  düşen hükümetin asli unsuru olan ANAP ve DSP’nin  yeni kurulacak hükümet içerisinde yer alması talep edilir miydi? Ya da, hayatı anti-demokratik zorlamalara karşı  çıkmakla geçmiş DSP lideri Bülent Ecevit’in, ancak  zorlamalarla kurulabilecek bir tür ara-rejim hükümetine  başkanlık edeceği düşünülebilir miydi? 
Seçim sonrasının tablosundan, o tablonun emrettiği bir  hükümetin oluşmasını sağlamak yerine, sistemi zorlama  pahasına yapay bunalımlar çıkartanlar, bugün de benzer  bunalımların peşindeler. Oysa, yaklaşık beş ay sonra  seçime gidilecek günümüz ortamının şartları da, tıpkı 25  Aralık 1995’in şartları gibi, kendi çözümünü doğallıkta  aramamızı bize dikte ediyor.
Bugünün şartlarının dikte ettiği siyasi çözüm, 55.  Hükümeti düşürmekte birleşen partilerin yenisini kurmak  için işbirliği yapmalarıdır. Bu hükümetin düşmesini  sağlayan günün şartları, iktidarın düşürenler cephesinde  aranması gerektiğine işaret ediyor. Ömrü seçime kadar  -yani sadece beş ay- sürecek hükümetin başında,  koalisyona girecek FP, DYP ve CHP’den birinin lideri  bulunabilir. Hareket alanı önceden belirlenmiş bir seçim  hükümetinin, ortakları rahatsız edecek bir icraat  yapması düşünülemez bile. Eğer böyleyse, başbakan  neden Deniz Baykal olmasın? Meclis’e, teamüllerin  çiğnenmesi pahasına CHP’den bir başkan seçebilenler  CHP’li başbakana da tahammül edebilirler, bence  etmeliler de. FP’nin böyle bir hükümete dıştan destek  vermek yerine içinde yer alarak sorumluluk üstlenmesi,  sistemi şaibe altında bırakan 28 Şubat sürecinin bitmesi  anlamını taşıyacağı için ayrıca önemlidir.
  FP, DYP ve CHP’nin içinde yer aldığı doğal hükümet  yerine başka herhangi bir formül üzerinde ısrar etmek  yanlış olacaktır. Siyasiler son yıllarda hep yanlış yaptılar,  bir defa da doğruyu bulsalar ne olur sanki?

 
SONRAKİ YAZI * Bu yazıyı tartışmak için görüşlerinizi listemize yazınız: medyakritik@makelist.com
ANA SAYFA